Alemlerin Rabbi olan Allâh'a hamd olsun.

Meleklere İman

8/10/2009 · Kategori: Iman Esaslari

Meleklerle Karşılaşan Bazı Kimseler

Allâh Teâlâya hamd eder, O’ndan yardım diler, O’na şükreder, O’ndan af diler ve O’na tevbe ederiz. Allâh’a nefislerimizin şerrinden ve işlerimizin kötü olanlarından sığınırız. Allâh kimleri hidayete erdirmişse onları artık kimse saptıramaz ve kimleri saptırdıysa onları da hiçkimse hidayete erdiremez. Şehadet ederim ki Allâh’tan başka İlâh yoktur. O birdir, tektir, eş ve evlat edinmemiş olan es-Samed’dir.

Rabbim Yücedir, hiç bir şeye benzemez, hiç bir şeyde O’na benzemez. O her hangi bir şeye girmez, hiç bir şey de O’ndan kopmuş değildir (Allâh cisim değildir, parçalanmaz). Rabbim Yücedir ve nasıllıktan, şekilden suretten, sınırdan (ölçüden), yönden ve mekandan münezzehtir. O’na benzer hiç bir şey yoktur, O İşiten ve Görendir. Yine şehadet ederim ki efendimiz, sevgilimiz, büyüğümüz, önderimiz ve gözleri aydın eden Muhammed, Allâh’ın kulu, resulü ve habibidir. Bizlere medeniyeti öğreten ve iyiliğimiz, salahiyetimiz ve dünyada ve ahirette kurtuluşumuz için bilzere yol gösteren ummî peygamber olan efendimiz Muhammede salât ve selam olsun.

Bundan sonrasına gelince;
Allâh’ın kulları! Kendime ve sizlere Yüce olan Allâh’tan hakkıyla korkmayı tavsiye ederim. O ki Kur’ânı kerimde şöyle buyurmuştur:


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ ءامَنُواْ ءامِنُواْ بِاللهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِيَ أَنزَلَ مِن قَبْلُ وَمَن يَكْفُرْ بِاللهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً بَعِيدًا

En-Nisâ’ suresi, 136. ayet
Manası: Ey iman edenler! Allâh’a, resulüne, resülüne indirdiği kitaba ve daha önce indirmiş olduğu kitaba da iman edin. Kim Allâh’a, meleklerine, kitaplarına, resullerine ve ahiret gününe inanmazsa o haktan uzak bir sapıklığa düşmüştür.

İman kardeşleri! Muhakkak ki insan, efendimiz Muhammedin (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurmuş olduğu her sözün doğru ve hak olduğuna inanmadıkça mümin, müslüman olamaz. Dolayısıyla gerek yaratılışın başlayışı, geçmiş ümmetler hakkında olsun gerekse gelecekte bu dünyada veya ahirette meydana gelecek bazı şeyler, kulların bazı eylemlerinin helal ve haram kılınması hakkında olsun onun haber verdiği her şeyi doğrulamak farzdır. Peygamber Efendimizin (sallallâh aleyhi ve sellem) haber vermiş olduğu hususlardan biri, efendimizin (sallallâh aleyhi ve sellem) nuranî cisimlerdir diye nitelendirdiği meleklerin varlığıdır. Rabbimiz Tebârake ve Teâlâ da onları Kur’anı azim’de şöyle nitelendirmiştir:

 
لا يَعْصُونَ اللهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ


Et-Tehrîm suresi, 6. ayet
Manası: Onlar Allâh’a, emretmiş olduğu şeylerde itaatsizlik etmezler ve emrolunan şeyleri de yaparlar.
Öyle ki melekler insanların gözlerine görünmez haldedirler. Melekleri ise ancak Allâh’ın dilemiş olduğu kimseler görebilirler. Dolayısıyla onları mümin de görür gayr-i mümin de görür ve herkesin kendine ait hali ve yorumu vardır. Bugünkü hutbemiz alemlerin Rabbi olan Allâh’ın izniyle alemlerin Rabbinin mana olarak “Onlar Allâh’a, emretmiş olduğu şeylerde itaatsizlik etmezler ve emrolunan şeyleri de yaparlar“ diye nitelendirdiği kerim meleklerden belirli meleklerle karşılaşan bazı kimseler hakkındadır.
Sözü sıddika Meryemden başlatalım. Yüce Allâh meleklerin Meryeme (aleyhesselâm) İsâ’yı (sallallâh aleyhi ve sellem) müjdelemesini bildirerek şöyle buyurmuştur:


إِذْ قَالَتِ الْمَلآئِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِّنْهُ اسْمُهُ الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَجِيهًا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ


Âl-i İmrân suresi, 45. ayet
Bu ayet bildiriyor ki melekler Meryeme Allâh’ın müjdesi olan Meryem oğlu İsa Mesih adındaki kulu ve onun Dünyâda da ahirette de meşhur birisi ve mukarrep (Allâh’a manevi olarak yakın kılınmış) olanlardan olduğunu müjdelemişlerdir.
Yine Yüce Allâh şöyle buyuruyor:

فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا

Manası:
Cebrail Meryeme, genç bir erkek şekline girmiş halde gönderilmiştir.
Cebrail aleyhisselâm Meryeme, güzel bir genç şeklinde görünmüştür. Meryem aleyhisselâm ise onu gördüğünde Cebrail olduğunu bilememiştir. Dolayısıyla ondan korkarak korkuya kapılıp tedirgin bir halde kendisi için endişe etmiş ve onun durumu hususunda şüphe etmiştir. Çünkü o mekanda aniden ortaya çıkıvermişti. Bunun üzerine ondan uzaklaşmaya çalışmış ve Allâh’ın haber verdiği gibi şöyle demiştir:


قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَن مِنكَ إِن كُنتَ تَقِيًّا

Meryem suresi, 18.ayet

Manası: Dedi ki: ‘Rahmâna senden sığınırım, eğer taki isen ne ala’
Yani eğer taki, itaatkar isen o zaman bana kötülük yapmazsın. Ancak Cebrail çok çabuk onun tedirginlik halini gidererek onu sakinleştirmiş ve ona şöyle demiştir:


قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لأَهَبَ لَكِ غُلامًا زَكِيًّا

Meryem suresi, 19. ayet
Manası: Dedi ki: ‘Ben sana pak bir oğlan vermek için ancak Rabbinin resulüyüm.’
Yüce Allâh Cebraile (aleyhisselâm) Meryem-i Betul’e şereflendirilmiş İsâ’nın ruhunu üflemesini emretmiştir.
Yüce Allâh şöyle buyurmuştur:


وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِن رُّوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا ءايَةً لِّلْعَالَمِينَ

El-Enbiyâ’ suresi, 91. ayet
Manası: O (Meryem) ki fercini korudu ve ona Allâh’ın şerefli kıldığı ruh üflendi. Allâh onu (Meryemi) ve oğlunu alemler için bir alamet kılmıştır.
Sahabe-i kiram arasında öyle kimseler vardı ki kendisini her gün dört melek ziyaret ederdi, celil olan sahabi efendimiz İmran ibnu Husayn gibi. O ki tenzih (Allâh’ı bütün noksanlıklardan beri ve uzak sayılması) kurallarından olan bir hadis rivayet etmiştir ki o efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) mealen şu sözüdür: “Allâh ezelde (başlangıçsızlıkta) var iken kendisinden başka hiç bir şey yoktu…”
Yani Allâh ezelde var iken ne gök, ne arş, ne su, ne yer, ne insan, ne cin ne de melek vardı. Allâh varlığında başlangıcı olmayan El-Evvel’dir ve O’ndan başka her şey ise Allâh’ın yaratığıdır.
Meleklerden birisiyle karşılaşanlardan biri de yaşı çok ilerlediğinde fitneye uğramaktan korkan sahabi olan Irbâd’dır. O dua ederek şöyle demiştir: “Yâ Allâh! Kemiklerim inceldi, yaşım çok büyüdü fitneye uğramadan canımı al.” Bu sebeple yanına birisi gelip kendisine, “De ki, ‘Yâ Allâh ameli (yaptıklarımı) güzel eyle ve ecele kavuştur’” deyip yoluna devam etmiştir. Irbad da teşekkür etmek için peşine düşüp kendisine şöyle demiştir: “Sen kimsin ey kardeşim?” O, “Ben Ratâîl’im” demiştir. Ratâîl ise Allâh’ın dilediği kimselerin kalbinden üzüntüyü gideren melektir.
Bazılar demiştir ki: ‘Sabret kardeşim sabretmek güzeldir belki Allâh sana Ratâîli gönderir’
Hadis hafızı ibni Hacer “Emâlî” adlı eserinde ibni Abbâstan (radıyallâhu anhumâ) rivayet eder ki Peygamber efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mealen şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki Allâh’ın hafeza melekleri dışında geniş olan açık alanlarda dolaşan melekleri vardır ki ağaçlardan düşen yaprakları yazarlar. Sizlerden biriniz geniş olan açık bir alanda sıkıntıya uğrarsa ‘Ey Allâh’ın kulları yardım edin’ diye seslensin.”
Geniş olan açık alanlarda ağaçlardan düşen yaprakları yazmakla görevlendirilmiş olan bu meleklere Yüce Allâh, bu kişinin seslenişini onlara mesafe olarak uzak da kalsa duyurur. İşte bu hadis, Allâh’tan başkasından yardım istenilebileceğini net bir şekilde gösterir. Çünkü bu hadis şunu içerir ki Peygamber efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizlere, geniş olan açık bir alanda birimizin başına bir sorun geldiğinde “Ey Allâh’ın kulları yardım edin” dememizi öğretmiştir. Muhakkak ki bu ona Yüce Allâh’ın izniyle fayda verir.
Bilin ki takva sahibi olanlardan bazıları ölümü sırasında dört melek, bazıları sekiz melek, bazıları da beşyüz melek görürler. O meleklerin yüzleri güneş gibidir ve o takva sahibi olana, halini beğenecek şekilde bakarlar ve onu Allâh’ın rahmeti ve rızası ile müjdelerler.
Yüce Allâh Kur’anı kerimde şöyle buyurur:


مَن كَانَ عَدُوًّا للهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَرُسُلِهِ وَجِبْرِيلَ وَمِيكَالَ فَإِنَّ اللهَ عَدُوٌّ لِلْكَافِرِينَ


Manası:
Kim Allâh’a, meleklerine, resullerine, Cibrile ve Mikâile düşman ise Muhakkak ki Allâh, kafirlerin düşmanıdır.”
İman kardeşleri! Muhakkak ki bu ayet delildir ki kim Cibril, İsrafîl, Mikâîl ve daha başkaları gibi Allâh’ın meleklerinden birine söverse o müslüman değildir. O halde bundan sakınılsın. Bazı insanların bir dostu veya bir yakını öldüğü zaman ölüm meleği Azrâîle (aleyhisselâm) söverler. İşte bu me’azallâh Dinden çıkarır. Kadı Iyâd, ölüm meleğinin isminin Azrâîl (aleyhisselâm) olduğuna dair icmayı nakletmiştir. Ey kardeşim Din ilmini daha fazla öğrenmeye gayret et, bu sana dünyada ve ahirette fayda verir.
Hem sende hem de ailende ilim öğrenmek suretiyle azık bulunsun. Muhakkak ki bu, sağlam ve kurtarıcı yoldur.

Ya Allâh! Sevgili Muhammede karşı olan sevginin hakkı için bizleri salih, takva sahibi olan kullarından eyle ey merhametlilerin en merhametlisi!


Melekler Hakkinda Guzel Bilgiler

MELEKLER :

Iman’in sartlarindan biriside meleklere inanmaktir.Genellikle onlari gormememize ragmen, onlar vardir ve varliklarina inanmak sarttir.Allah, onlari isiktan yaratmistir.Melekler, erkek ve disi degillerdir.Meleklerin hepsi, Allah’a ibadet edip,Allah’in emirlerine itaat ederler ve asla gunah islemezler.Imam Muslim tarafindan anlatilmis oldugu gibi,Jibril Hadith’i olarak bilinen unlu hadith te ,Peygamberimiz Muhammad(Sallallahu ^alayhi wa sallam) Efedimiz (Onurlu melek Jibril,Peygamberin Iman hakkinda bilgi vermesini istediginde)iman hakkinda soylediginin anlami sudur: <<>>
Peygamberimizin ,Onurlu melek Jibril’e vermis oldugu cevaptan,imanin sartlarindan once ,Allah’a inanmak oldugu gorulur.Bu imanin temelidir.Allah’a iman; Allah’in Var olduguna,Yuce Zati’nin Varliginin yaratilmis zamandan bagimsiz olduguna ve Yuce Zati’nin mekansiz Var olduguna inanmayi kapsar.Allah’a iman ;Yuce Zati’nin Ezeli (Varligina bir baslangici olmama)olduguna ve Ebedi (Varligina bir son olmama)olduguna vede Yuce Zati’in disindaki herseyin, Yuce Zati tarafindan yaratildigina inanmayi da kapsar.Yuce Zati’nin herseyi,Gucu,Ilmi ve Iradesiyle yarattigina,yarattiklarinin hicbirine,hicbirsekilde benzemediginide kapsar.Allah, Gorme ve Isitme vasiflarina sahiptir ve herseyi , kulagi veya gozu olmaksizin duyar ve gorur.Allah, vucuda sahip degildir ve bolumlere sahip degildir.Allah ,tekdir ve esi,benzeri ve ortagi yoktur.

Muhammad(Sallallahu ^alayhi wa sallam); Allah’a iman ettikten sonra, sirasiyla Meleklere,Kutsal Kitaplara ve Mesajcilara iman edilmesini bildirmistir.Allah’in emirlerini nakledenler, meleklerdir.Onlarin getirdikleri seyler, Vahyedilmis kitaplardir.Bu Kutsal Kitaplar,Allah’in Mesajcilarina Vahiy yoluyla gelmislerdir ve Mesajcilarada bu Kitaplari nakletmeleri icin emir verilmistir.

Melekler, Allah’in yaratmis oldugu harikulade varliklardir ve yaratilanlar arasinda cok yuksek dereceye sahiptirler.Allah, butun melekleri ayni anda isiktan yaratmistir.Imam Muslim,tarafindan nakledilen hadith te, Allah ‘in Peygamberinin ifade ettiginin anlami sudur:<<>>Bu bir sahih hadith tir.Bazi insanlarin iddia ettigi ve baslangicta Iblis ‘in bir melek olup,kufrettikten sonra Iblis(seytan) oldugu yalnistir ve bunun kaniti yukaridaki acik hadith tir.Iblis ,bir cindir ve butun cinlerin babasidir.(Adam (^alayhis-salaam)’in butun insanlarin babasi olmasi gibi.)
Yaratilmis melekler , su anda da olduklari gibidirler.Melekler buyuyup gelismezler ve bir yasada sahip degillerdir.Kendi orijinal bicimlerinde, nazik vucutlarlardir.Nazik vucutlar anlamiyla kastedilen sey,onlarin elle tutulup kavranamamasidir.Onlar , insanlar ve cinler gibi iclerinde bosluklara sahip degillerdir.Yemezler ve icmezler Bunun icin Ibrahim (^alayhis-salaam)kendisini ziyarete gelen(erkek insanlar gorunumundeki meleklere)yiyecek ikram ettiginde onlar yemediler.Melekler,degisik vucut kisimlarina sahiptirler ,ki bunlar :Ayaklar,omuzlar kulaklar,eller ve kanatlar.Bazi melekler iki, bazisi uc ,bazisi dort kanada sahiptirler.Onurlu melek Jibril ‘e bahsedilmis kanat sayisi alti yuz(600) dur.Bu kanatlardan birisi acilacak olursa ,dogu ve bati arasindaki seyleri ortecektir.Allah,meleklerine kendi bicimlerini degistirebilme yetenegi ve gucunu verdi.Erkek tenasul(cinsel) organi olmaksizin, erkek seklinde gorunulebilmelerine ,meleklere izin verilmistir.Cok sevgili Peygamberimize Vahiy’i ogretmeye, onurlu melek Jibril erkek insan biciminde sik sik gorunmustur.Melekler,kadin bicimini almazlar ve meleklerin disi olduguna inananlar kufur icindedirler. An-Najm Suresi,27. ayetinde, Allah’in ifade ettiginin anlami sudur:[Ahiret (ikinci hayat) gunune inanmiyanlar,kadinsil isimler ile melekleri isimlendiriyorlar.(Yani, onlar meleklerin disi olduguna inaniyorlar.)]

Bazi melekler cok buyuktur.Peygamberimizin bildirdigi ve ^Arsh ‘i tasiyan meleklerin biri hakkinda nakledilmis hadith in anlami sudur:<<>>Ayaklari, 7. Dunya’nin icinde ve vucutlarinin ust kisimlari 7. Gokyuzu’nun ustunde olan,meleklerde vardir.Melekler asla Allah’a itaatsizlik etmezler.Allah’in bu itaatkar kullari, at-Tahrim Suresi 6.ayetinde tanimlanmalarinin anlami sudur:[Onlar, Allah’in emirlerine itaatsizlik etmezler ve emredilmis seyleri aynen yaparlar.]

Melekler ,insanlar gibi iradeye sahiptirler.Ama melekler sadece Allah’a itaatli olmayi secerler.Melekler,asla gunah islemezler ve emirlerin tamamini yerine getirirler.Harut ve Marut isimli iki melegin gunah isledigi hakkindaki yalnis iddialar gercek disidir.Bazilari iddia etmistir, ki az-Zuhrah isimli bir kadin tarafindan bu iki melek bastan cikarilmis ve sonuc olarak onlar icki icmisler ve zina etmisler.Ayni zamanda iddia edilmistir, ki bu iki melek haksizca birini oldurmusler ve puta secde etmislerdir.Bu iddialarin tamami uydurmadir ve gercek disidir.Boyle bir durum, Muhammad(Sallallahu ^alayhi wa sallam) tarafindan da dogrulanmamistir.Bu iddialar ; Kur’an ve Hadith ‘lere aykiridir.Harut ve Marut isimli melekler hakkinda Islam Dini’nde bahsedilmis olan sudur:Bu melekler, buyu konusunu insanlara ogretmek icin Irak ‘in icindeki Babylon ‘a inerek gelmislerdir.Bu ogretim,insanlara buyu yapma olanagi saglamak icin olmayip, buyu ile gercek mucize arasindaki farkliligi anlamayi saglamak amaciyladir.

Melekler,Allah’in yaratmis olduklari icinde, en cok sayiya sahip olan turdur.Melekler,diger yaratilmislardan(ki bunlarin arasinda insanlari,cinleri ve hatta agaclarida sayabiliriz)daha fazla sayiya sahiptirler. At-Tirmidhiyy tarafindan nakledilmis hadith te ifade edilenin anlami sudur:<<>>Kiyamet Gunu’ne kadar , melekler Allah ‘a ibadet edeceklerdir.

Allah, meleklerine ; yiyecek,icecek,uyku ve dinlenme ihtiyaci olmaksizin ve yorulmaksizin Yuce Zati’na itaat edebilmeleri icin bu kuvveti verdi.Allah’in emirlerini aynen yerine getirirler.Her melegin bir gorevi vardir.Onurlu melek Jibril,Allah’in Mesajcilarina, mesaji ileten melektir.Melek Israfil’e , Kiyamet Gunu’nde Sura uflemek gorevi verilmistir.^Asra’il,olum melegidir.Onun gorevi, olum aninda ruh kisinin bedeninden ayrildiginda ele gecirmektir.Ridwan , Cennet’in sorumlusu melektir.Malik, Cehennem’in sorumlusu melektir.Bitkilerin,ruzgarlarin ve bulutlarin sorumlusu meleklerde vardir.Her bir insan ile,kendisini cinin zararindan korumasi icin gorev verilmis sekiz (8) melek vardir.Nakledilen sudur, ki eger bu koruma melekleri olmasaydi ;cin kisiyle, kisinin topla oynamasi gibi oynayacakti.Zabaniyyah, Cehennem’in icinde, kafirlerin iskencesi icin sorumlu meleklerdir.Agaclardan dusen yapraklari yazan ve etrafta dolasan meleklerde vardir.Peygamberimizine selamlar soyleyenlerin mesajini kendisine ulastirmada, meleklerin bir kismida sorumludur.Kadinin rahimiyle sorumlu melekde vardir.Bu melek , cenin 120 gunluk yasa geldiginde ve onun ruhu vucuduna katildigi zaman, ceninin alnina meseleleri yazar.^Arsh ‘ i tasiyan meleklerde vardir.Rata’il,inanlarin gonlundeki uzuntuyu ferahlatmada gorevli melektir.Melek Isma^il,Onun dogrudan yardimcisi olan ,gokyuzunun biri icindeki 12000 melegin sorumlusudur.Biri mubahlar ile gunahlari ve digeri sevaplari yazan ,her bir kisinin sahip oldugu iki melek vardir.Kabir icinde kisiyi sorgulayan Munkar ve Nakir isimli iki melek vardir ve daha sayamadigimiz bir coklarida....

Allah, meleklere buyuk bir kuvvet bahsetti.Allah’in onurlu melek Jibril hakkindaki ifade ettiginin anlami sudur:[Jibril, cok gucludur.] Jibril’in kuvvetinin ornekleri arasinda ,Peygamber Lut (^alayhis-salaam)in halkinin sehirlerini nasil yiktigini gosterebiliriz.Onurlu melek Jibril, Alti yuz(600) kanadinin birisinin sadece kenariyla, Peygamber Lut halkinin (4 veya 5) sehirlerini ,zeminden cekip alarak ,onlari birinci gokyuzunun yakinina kadar yukseltmis( Bu gokyuzunde ikamet eden meleklerin kopeklerin havlamasini ,horozlarin otusunu isitecek kadar) ve sonra bu sehirleri ters yuz edip,onlari asagiya Dunya’ya gondermistir.Allah,onurlu melek Jibril’e,Peygamber Lut’un halkinin sehirlerini yok edip,cezalandirmak uzere emir vermistir.Cunku,onlar Peygamberi yalanladilar ve zarar verdiler.
Butun melekler arasinda cok onurlu melek Jibril, en yuksek dereceli ve degerdedir.Allah’in Mesajcilarina, Mesajci olan melek Jibril’dir.Yani Peygamberlere Vahiy’i getirendir.Cok onurlu melek Jibril,Muhammad(Sallallahu ta^ala ^alayhi wa sallam)Efendimize gelip,kendisine Vahiy’i iletirdi ve Allah’in Peygamberi ,Jibril’in sozlerini isitir isitmez derhal ezberlerdi.Jibril,genellikle bir erkek insan biciminde cok sevgili Peygamberimize gorunurdu.Bununla birlikte, onurlu melek jibril Hira’ magarasinin icinde, Peygamberimize Peygamberlik Vahiy’ini getirdiginde kendi asil biciminde gozuktu.Peygamberimiz Jibril’i ilk kez gordugunde bayildi.Cok sevgili Peygamberimiz bayginligi, gordugu seyin korkusundan degil veya Jibril’in kendisine zarar verebilecegi korkusundan degildir.Aslinda gordugunun cok tuhaf ve cok harikulade olmasi hissinden dolayidir.Mi^raj gecesi esnasinda , Sevgili Peygamberimiz Jibril’i birkez daha kendi biciminde gordugunde bayilmamistir.Yukariya yukselirken Peygamberimizin gorecegi harikulade seyleri , Peygamberimizin gormesini hazirlamak icin ve melekler Peygamberimizin kalbini daha guclu yapmak icin yikadilar.Allah Ta^ala, Peygamberimiz Muhammad(Sallallahu ^alayhi wa sallam)Efendimize buyuk bir kuvvet verip,kendisine bu gecedeki alisila gelmis disindaki gorunuslere ve durumlara hazir olmasini sagladi.Melekler, Allah’in yaratmis oldugu gercekten harikulade varliklardir.Eger Mu’min kisi bu yaratilmis melekler hakkinda dusunurlerse, bu onun herseyi yaratan Yaratici’sina olan imanini kuvvetlendirir.

Ve Allah, herseyin en iyisini bilendir.



Özet Olarak Meleklere İman

-Allah Melekleri nurdan yaratmıştır.
-Onlar ne dişi ne de erkektirler ve Allah’ın emrettiklerine asla karşı gelmezler.
-Çünkü onlar günah işleme özelliğine sahip değildirler. Meleklerin hepsi Müslüman dır.
-Melekler yemezler, içmezler, yatmazlar ve yorulmazlar. Onların sayılarını sadece Allah bilir.
-Müslümanlar Melekleri sever ve onlarla alay etmezler.
-Zaten Melekleri hafife almak küfür olur.

Dört büyük Meleğin isimleri şunlardır:
1-Cebrail (Peygamberlere vahiyleri getiren Melek)
2-Azrail (Allah’ın emriyle can alan Melek)
3-Mikâil (tâbiat olaylarını gerçekleştiren Melek)
4-İsrafil (Kıyamette sura üfleyecek olan Melek)

Yorum ( yok ) Yorum yaz!

Peygamberlere İman

8/10/2009 · Kategori: Iman Esaslari

Peygambere Tâbi Olmanın Önemi

PEYGAMBERE TÂBİ OLMANIN ÖNEMİ
PEYGAMBERLERİN GÖNDERİLMESİNİN HİKMETİ


Allâh, Peygamberleri göndermek zorunda olmaksızın, onları kullara rahmet olarak, dünyevi ve dini hususlarda kendilerine fayda verecek şeyleri öğretmeleri için göndermiştir. Akıl, tek başına bu âlemin sonradan yaratıldığını, bir halden başka bir hale geçip değiştiğini, onu yaratıp varedene ihtiyacı olduğunu bilir. Fakat akıl, kendiliğinden ahirette insanı kurtaracak şeyleri bilemez. Örneğin beş vakit namazın, Ramadân orucunun ve gücü yeten için hac etmenin farz olduğunu, nikâhın nasıl sahih olduğunu bilmek. Bunlarla birlikte zina, hırsızlık ve içki içmenin haram olduğu ve buna benzer şeyler bizlere bildirilmeseydi, bunları bilemezdik.



Peygamberlerİn Sadik OlduĞuna Daİr Delİller:

PEYGAMBERLERİN SADIK OLDUĞUNA DAİR DELİLLER:

Allâh, bütün Peygamberlere onları doğrulayıp, tasdik eden mucizeler vermiştir. Bu mucizeler, Peygamberlerin insanları davet etmiş oldukları hususlarda sadık olduklarını gösterir. Bu mucizeler olağanüstü hallerdir yani her ne kadar aklen mümkün olsalar da âdetan (normal koşullarda) mümkün olmayan şeylerdir. Dolayısıyla bizleri bir et parçası olan dil ile konuşturan Rabbimiz, bir parça tahtayı da konuşturmaya kâdirdir. Tıpkı Peygamber Efendimizin, bir Bedevi’yi İslam’a davet etmesinde meydana geldiği gibi. Bu olay şöyle gerçekleşmiştir: Peygamberimiz, Bedevi’yi İslâm’a davet ettiğinde o Bedevi Peygamber Efendimizin Peygamberliğine şahitlik ve delalet edecek bir delil istedi. Peygamber Efendimiz de vadinin en alt tarafında bulunan bir ağaca işaret etti. Bunun üzerine ağaç yerleri yararak, gelip Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanında durdu. Peygamberimiz ona mealen: “Ben kimim ey ağaç?” diye sorduğunda, o ağaç üç defa Arapça olarak net ve anlaşılır bir şekilde: “Şehadet ederim ki sen muhakkak ki Allâh’ın Resûlüsün” dedi. Bunu gören Bedeviye ise Peygamber Efendimize inanıp Kelime-i Şehâdeti getirerek Müslüman olmaktan başka çare kalmadı. Daha sonra Peygamberimizin ellerini ve ayaklarını öptü ve dedi ki: “Ben kavmime (onları sana getirmek için) gidiyorum. Eğer benimle gelirlerse beraber geliriz. Aksi takdirde tek başıma gelirim.”

Salih Peygamberin kavmi, Ona: “Eğer sen gerçekten Peygambersen, bize şu kayadan bir deve ve yavrusunu çıkar.” dediler. O da onlara cansız ve sert olan ve içerisinde gizlenilemeyen kayadan, bir deve ve yavrusunu çıkardı. Kavminin iman etmekten başka çareleri kalmayınca (çoğu) ona iman ettiler. Sert bir kayadan bir deve ile yavrusunu çıkarmak, aklen mümkündür fakat âdetan imkânsızdır.



Mucİze, Peygamberİn Sadik OlduĞuna Nasil Delalet Eder:

MUCİZE, PEYGAMBERİN SADIK OLDUĞUNA NASIL DELALET EDER:

Akide âlimleri anlamaya yakınlaştırmak için bu meseleye bir örnek vererek şöyle demişlerdir: “Bir kralın şehirlerde kendisine tâbi olan birçok yandaşı varsa ve onları davet edip de yanında geniş bir yerde toplanırlarsa ve kralın huzurunda adamlardan birisi kalkıp da: “Ben kral tarafından sizlere gönderilen bir elçiyim ve ondan sizler için büyük bir haber getirdim. Fakat sizlere bunu iletmeden önce, benim elçi olduğuma dair size delil vereceğim. şöyle ki, kraldan normalde yapmadığı ve âdeti olmayan bir şeyi yapmasını isteyeceğim...” Örneğin bu gibi duruşunda kalkıp oturmak kralın âdeti değildir. Derken sonra da kraldan kalkıp oturmasını istedi. Kral da bunun üzerine, elçisini iddia ettiği şeyde tasdik etmek için onun istediğini yaparak yerinden kalkıp, tekrar oturdu. Böylece orada bulunan insanlar bu kişinin söylediği şeyde sadık olduğunu bildiler. Allâh da, Peygamberler için âdetan olan şeylerden farklı olanları, peygamberlik iddia ettiklerinde onları doğrulamak için yaratır.



Muhammed AleyhİsselÂm’a Verİlen Mucİzeler, DİĞer Peygamberlere Verİlenlerden Daha BÜyÜktÜr:

MUHAMMED ALEYHİSSELÂM’A VERİLEN MUCİZELER, DİĞER PEYGAMBERLERE VERİLENLERDEN DAHA BÜYÜKTÜR:

Allâh, bir Peygambere hangi mucizeyi vermişse, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e ya onun aynısını ya da daha büyüğünü vermiştir. Peygamberimizin en büyük ve en faziletli mucizesi Kur’ân-ı Kerîm’dir. Arap müşrikler kendi zamanlarında hitabette ve şiirde çok güçlü olmalarına rağmen onlara, Kur’ân’ın en kısa sûresi gibisini ortaya koysunlar diye Peygamberimiz Kur’ân ile onlara meydan okumuştur. Onların ise buna gücü yetmemiştir.

Bu zamandaki Arapların ise Kur’ân gibisini meydana getiremeyecekleri daha aşikârdır. Çünkü Peygamber Efendimizin zamanındaki Araplar, Arapça lügatinde bu zamandaki Araplardan çok daha güçlüydüler.



Kur’Ân-i KerÎm’İn Sabİt OlduĞuna Daİr Delİller:

KUR’ÂN-I KERÎM’İN SABİT OLDUĞUNA DAİR DELİLLER:

Peygamber Efendimize indirilmiş olarak Kur’ân -ı Kerîm bizlere mütevatir yolla, (yani büyük bir topluluğun, büyük bir topluluğa nakletmesi ile) ulaşmıştır. Mütevatir yolla nakledilen şeyler ise yalanda birleşmeleri mümkün olmayacak şekilde büyük bir topluluğun, başka büyük bir topluluktan naklettiği şeylerdir. Tıpkı geçmiş zamanda gelmiş kralları ve uzakta olan ülkeleri bilmek gibi.
Buna örnek verecek olursak; bizler Fatih Sultan Mehmet’i görmememize rağmen onu nasıl tanıdık? Onunla karşılaşan veya Kostantıniyye (bugünkü İstanbul) fethedildiğinde yanında bulunan çok sayıda bir insan topluluğu kendilerinden sonraki çok sayıda olan bir insan topluluğuna haber vermişlerdir, onlar da kendilerinden sonraki gelen çok sayıda bir insan topluluğuna haber vermişlerdir öyle ki haber bizlere şüpheye mahal kalmayacak şekilde ulaşmıştır.

Bu ise örneğin bir veya iki kişiden oluşarak az sayıda olanların haber vermesiyle başlayarak daha sonra haberi aktaracak olanların büyük sayıda bir topluluk olması sebebi ile yayılan şeyden farklıdır. Bu şekilde yayılan şey, ilmi (bilmeyi) ifade etmez.



Peygamberİmİzİn Gerİye Kalan Mucİzelerİnİn SÜbutu (kesİn OluŞu):

PEYGAMBERİMİZİN GERİYE KALAN MUCİZELERİNİN SÜBUTU (KESİN OLUŞU):

Peygamberimizin geriye kalan mucizeleri de genel olarak mütevatir haber yoluyla bizlere ulaşmıştır. Her ne kadar bunların bir kısmı âhâd (tek kişiler) yolu ile bizlere ulaşmışsa da bu mucizelerin hepsi mana yönünden mütevatirdirler. Öyle ki Peygamberlik iddiasında bulunmuş olan Muhammed adında bir adamın bulunduğunu ve doğru sözlü oluşuna işaret eden mucizelerin meydana geldiğini duymuş olanda şüpheye yer kalamaz. Dolayısıyla onu tasdik etmek (doğrulamak) farz olur.



Peygamber Efendİmİzİn Fazİletlerİ (ÜstÜnlÜklerİ):

PEYGAMBER EFENDİMİZİN FAZİLETLERİ (ÜSTÜNLÜKLERİ):

Allâh-u Teâla, Peygamber Efendimize öyle faziletler vermiştir ki, bizlerin onu sevmesi, farz olarak emrettiği her şeyde bizlerin ona tâbi olması, haram olduğundan dolayı nehyettiği her şeyden sakınmamız bizlere farzdır. Allâh’ın, Peygamberini (sallallâhu aleyhi ve sellem) seçmesinin alametleri birçok yönden ortaya çıkmıştır. Bunlardan bazılarını zikredecek olursak:

1-) Nesebinin (sallallâhu aleyhi ve sellem) temiz ve tahir olması: Dolayısıyla nesebi, cahiliye döneminde yaşanmış gayr-i meşru olan hiç bir ilişkiye uğramamıştır. Öyle ki içlerinde kendilerini kötüleyecek veya ayıplayacak bir durumu olmayan bilakis kavimleri içerisinde nesep, şeref ve mevkii bakımından efendiler olan cömert babalar sülalesinden gelmedir.

İmam Müslim’in Sahihinde Peygamber Efendimiz bir hadiste mealen şöyle buyurmuştur: “Allâh, İsmail’in oğlundan Kinaneh’i, Kinaneh’den de Kurayş’ı, Kurayş’den de Beni Haşim’i, Beni Haşim’den de beni seçti.”

2-) İmam Müslim’in bir rivayetine göre, Peygamber Efendimiz çocuklarla birlikteyken Cebrail yanına gelerek onu aldı, göğsünü yardı, kalbini çıkardı, onu altın bir tasın içinde zemzem suyu ile yıkadı ve ondan bir parça aldı. Bir de kendisine şöyle dedi: «Bu şeytanın sana karşı nasibidir.» İmam Subki alınan bu parça hakkında şöyle dedi: «Bu parça Âdemoğullarının kalplerinde yaratılmış bir parça olup şeytanın vesvese etmesine imkânı olan bir yerdir. Bunun Peygamber Efendimizin kalbinden alınmasıyla da şeytanın ona vesvese etmesine imkânı olan bir yer kalmamıştır.»

3-) Cebrail, Peygamber Efendimizden önceki her Peygambere: «Sen kendi kavmine gönderildin.» derdi. Peygamber Efendimize ise: «Sen bütün âlemlere gönderildin» demiştir. İşte bu, İmam Buhari’nin bir rivayetinde geçen Peygamberimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem): «Her Peygamber kendi kavmi için gönderilirdi, ben ise bütün insanlara gönderildim.» mealindeki sözünün manasıdır. İmam Müslim’e ait bir rivayette ise mealen: «Ben bütün yaratıklara (insanlara ve cinlere) gönderildim.» diye geçmektedir.

4-) Allâh, onu düşmanları tarafından musallat olunarak öldürülmeye veya Rabbinin Risaletinin tebliğinin engellenmesine karşı korumuştur. Allâh-u Teâlâ “El-Mâideh” Suresinin 67. ayetinde şöyle buyuruyor:

{ والله يعصمك من الناس إن الله لا يهدي القوم الكافرين }

Anlamı “Allâh seni düşmanlarından koruyacaktır....”

Bunun için verilebilecek örneklerden biri, Ğatfân gazvesinde meydana gelendir. Düşmanlar kaçtıktan sonra Peygamber Efendimiz bir ağacın altına geçmiştir. Yağmur altında kaldığı için iki elbisesini soyup kurusun diye onları ağacın üstüne astı ve onların altında uzanmıştır. Derken bu gazvedeki kâfirlerin komutanı olan De’sûr onu görmüştür. Bunun üzerine başı ucunda dikilinceye kadar ona doğru bir kılıçla gidip kendisine şöyle dedi: «Kim beni senden men edebilir?» Efendimiz mealen: «Allâh» demiştir. O zaman kılıç elinden düşmüştür ve onu bu sefer Peygamber Muhammed Mustafa (sallahu aleyhi vesellem) alıp ona mealen: «Kim beni senden men edebilir?!» demiştir. O da: «Hiç kimse» deyip İslamı kabullenmiştir (Müslüman olmuştur).

5-) Onun Elçiliğini ve Peygamberliğini kötüleyecek durumlardan korunmuş olması. Dolayısıyla tebliğ etmesiyle emronulmuş olan hususlarda onda hata (yanılma, yanlış) meydana gelmez. Allâh-u Teâlâ “En-Necm” Suresinin 3. ve 4. ayetlerinde şöyle buyuruyor:



 وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلا وَحْيٌ يُوحَى

Anlamı: “(Din ve ahiret ile ilgili hususlarda) O (Muhammed), kendi görüşünü değil, ancak O’na vahyedilen şeyleri söyler.”



6-) Peygamberimizin, Peygamberlerin sonuncusu olması.
Allâh-u Teâlâ “El-Ehzêb” Suresinin 40. ayetinde şöyle buyuruyor:

{مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلَكِنْ رَسُولَ اللهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ}

Anlamı: “Peygamber, sizin adamlarınızdan hiçbirinizin babası değildir. Lakin o, Allâh’ın Rasûlü ve Peygamberlerin sonuncusudur.”

7-) Sahih bir hadiste varid olduğu gibi; her kim Peygamberimizi rüyasında görürse, onu gerçekten görmüş olur. Çünkü şeytan, onun suretine (şekline) giremez ve şeytan görülerek onun Peygamber olduğu hayal edilemez.

8-) Peygamber Efendimize bir aylık mesafe kalan uzaklıktan itibaren kendisinden korkulması ile yardım görmüş olması. Yani düşmanlar Peygamberimize bir aylık mesafe ile uzak kalmış olsalar ve Peygamberimizin onlara doğru ilerlediğini bilmiş olsalar, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha varmadan önce içlerini derin bir korku sarardı.

9-) Yeryüzü, ona mescit ve tahir olarak kılınmıştır ve toprağı temizleyicidir yani onunla teyemmüm edebilme ruhsatı (müsaadesi) verilmiştir. Öyle ki ümmetinden herhangi bir adam, nerede bulunursa bulunsun, namaz vakti gelirse, o yerde abdest alıp namaz kılabilir (Suyu bulamazsa da teyemmüm edip namaz kılabilir.) Peygamber Efendimizden önceki Peygamberlere tâbi olanlar, sadece mescitlerde namaz kılarlardı

10-) Muhakkak ki Allâh ona özlü kelam yani Kur’ân’ı vermiştir. Ayrıca konuşurken de özlü sözler söylerdi. Yani sözleri, lafız olarak az olup çok manalıydı ve kendisi oldukça gayet fasih (net ve açık bir şekilde) konuşurdu.

11-) Allâh başka peygamberlere vermediği bazı mucizeleri Peygamber Efendimize tahsis etmiştir (ona has kılmıştır). Bu mucizelerin biri kıyamet gününe kadar devam eder. O da mubin (açık) olan Kur’ân’ı Kerîm mucizesidir.
12-) Onun Kitabı yani Kur’ân-ı Kerîm, değiştirilmekten ve tahrif edilmekten zamanların geçmesi boyunca korunmuş olup daha önce inmiş bütün semavi kitapların kapsadığı hususları kapsar ve daha fazla hususlar içerir. Kur’ân-ı Kerîm her şeyi bir araya getirip başkasına gerek duymamaktadır. Ayrıca ezberlenmesi de kolay kılınmıştır. Bu Kitap ya senin lehine ya da aleyhine olur hüccet (delil) sayılır. Okunması ise her harf başına on hasene kazandırır.

13-) Kıyamet gününde yeryüzünün ilk olarak Peygamberimiz için yarılması yani kıyamet gününde kabrinden kalkacak ilk kimse olması.

14-) Kıyamet gününde şefaat edecek ve şefaati kabul edilecek ilk kimse odur. Kıyamet gününde “Büyük Şefaat” kendisine verilecektir. Bazı günahkâr Müslümanların, güneşin harareti altındaki duruşları uzayacağı zaman, o duruş yerlerinden başka bir yere geçmeleri için Peygamber Efendimiz onlara şefaatçi olacaktır. Bu husus hakkında varid olan şudur ki kıyamet gününde bu insanlar Âdem, Nûh, İbrâhim ve Mûsâ Peygamberin yanına gidip, onlardan şefaat talep ederler. Her Peygamber, bu insanları diğer Peygambere gönderir. Tâ ki Îsa Peygambere gelinceye kadar bu sürer. Îsa Peygamber, bu insanlara şöyle der: “Size şefaat edecek kimse ben değilim, fakat Muhammed’e gidin, o öyle bir kul ki onun gelmiş ve geçmiş bütün günahları affedilmiştir.” Peygamber Efendimize geldiklerinde ise Peygamber Efendimiz de mealen: “O (büyük şefaat), bana aittir o bana aittir.” der. Sonra Allâh’a secde eder ve ona şöyle denilir: “Başını kaldır, iste o sana verilecektir, söyle kabul edilecektir ve şefaat et, şefaatçi kılınacaksın.” Sonra Peygamberimiz başını kaldırır ve Allâh’a öyle hamdler ile hamd eder ki daha önce kimse ona böyle hamdler ile hamd etmiş olmaz ve daha sonra da kimse ona böyle hamdler ile hamd etmeyecektir. Sonra şefaat eder. Bununla ilgili olarak Allâh-u Teâlâ “El-İsrâ’” Suresinin 79. ayetinde şöyle buyuruyor:


{ عسى أن يبعثك ربك مقاما محمودا }

Anlamı:“ Rabbinin, seni övülecek bir makamda kılacağını umabilirsin” bu âyette geçen Makam-ı Mahmud, öyle bir makamdır ki hüküm verme faslında şefaatinin kabul edilmesiyle önceden ve sonradan gelenlerin tümü onu övecektir. Bu şefaate Peygamber Efendimizin (aleyhissalâtu vesselâm) ümmetinin yanı sıra, ümmet-i Muhammedden olmayan Müslümanlar da nail olacakları için bu şefaate “Büyük Şefaat” adı verilmiştir. Şu hususa dikkat çekeriz ki; ahirette Müslüman olmayana şefaat yoktur.

16-) Sahih hadiste Peygamberimiz mealen şöyle buyurmuştur: “Her Peygamberin kendisinden kabul edilen bir duası vardır. Öyle ki her Peygamber duasında çabuk davranmıştır (duasını dünya hayatında istemiştir). Ben ise onu kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamışımdır. O halde ümmetimden şirke düşmemiş bir halde ölen kimse inşaallâh ona nail olacaktır.”
Peygamber Efendimize tahsis edilen (has kılınan) bazı şeyler de şunlardır; Bir topluluğun şefaat ile hesapsız olarak cennete girmelerini sağlamak. Cehenneme girmeye müstahak olanlar içerisinden bir kısmının şefaat ile cehenneme girmemesini sağlamak. Cennette olacak olan bir kısım insanların şefaat ile derecelerinin yükselmesini sağlamak. Kendi ümmetinden olup da cehenneme girmiş olanların genelini, onlardan hiç birisi kalmayacak şekilde şefaat ile cehennemden çıkarılmalarını sağlamak. Şefaat ile Ehl-i Beytinden olan hiç birisinin cehenneme girmemesini sağlamak.

17-) Cennet kapısını ilk çalacak, ilk kendisi için cennet kapısı açılacak ve cennete ilk girecek kimse odur. İmam Müslim’in sahihinde sabit olduğu gibi, Cennet kapısının açılmasını ilk isteyecek olan odur. Cennet hazini Rıdvan da ona şöyle der: “Cennet kapısını, senden önce hiç kimseye açmamam ile emrolundum.”

18-) O insanların efendisidir. Bir hadis-i şerîfte Peygamber Efendimiz övünmek için değil Allâh’ın ona verdiği nimeti anlatmak için Kıyamet gününde kendisinin Âdemoğullarının Efendisi olduğunu bildirmiştir.

19-) Peygamber Efendimiz’in “Vesile” sahibi olması. “Vesileh” ise Cennet’te en yüksek derecedir. Allâh’ın kullarından sadece biri ona nail olur. O da peygamberimizdir. İmam Müslim’in sahihinde Peygamberimiz mealen şöyle buyuruyor: “Müezzini duyduğunuzda sizler de onun aynısı söyleyiniz. Sonra bana salâvat getirin. Kim bana bir salâvat getirirse Allâh ona 10 defa rahmet eder. Sonra Allâh’tan benim için “Vesile”yi dileyiniz. Muhakkak ki o (Vesile) ise Cennet’te olan bir mevki olup, sadece bir kul ona nail olur. Onun ben olduğumu umarım. Her kim benim içim “Vesile’yi dilerse o şefaatime nail olacaktır.”

20-) Onun insanlar içerisinde tâbi olanları en fazla olandır. İsrâ’ hadîsinde geçtiğine göre “Bazı Peygamberlere sadece bir veya iki kişi tâbi olmuştur. Bu hadisin devamında ise Efendimiz mealen, “...Ufukları kaplayan bir karalık göründü ve bana ‘Bu senin ümmetindir.’ denildi.” demiştir. İmam Buhari’nin rivayet ettiği sahih bir hadiste Peygamber Efendimiz mealen şöyle buyurdu: “Cennet Ehlinin yarısının sizler (ümmetim) olduğunu umuyorum.”
İşte bunlar Peygamberimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) özelliklerinden bir kısmıdır ki bunlarla Allâh-u Teâlâ Peygamberimizi diğer Peygamberlerden üstün kılmıştır.



Peygamberİmİzİ Tasdİk Etmenİn Ve Ona TÂbİ Olmanin Farzİyetİ:

PEYGAMBERİMİZİ TASDİK ETMENİN VE ONA TÂBİ OLMANIN FARZİYETİ:
Mucize, Peygamberin doğru sözlü olduğunu ispatladığına göre deriz ki, Peygamber Efendimiz Allâh-u Teâlâ’ın “Âl-i İmrân” Suresinin 31. ayetinde şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

{قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ الله َ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ الله ُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ}

Anlamı: “De ki Allâh’ı seviyorsanız bana tâbi olunuz ki Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”

Dolayısıyla Allâh Subhânehu’nun rızasına nail olabilmek için Peygamberi tasdik edip, ona tâbi olmak gerekli olmuştur. Peygamberimiz de bir hadisinde mealen şöyle buyurmuştur: “Sizden her kim benim getirdiğim şeylere uymaz ise imanı mükemmel olmaz.”



TÂbİ Olmak KÖtÜ Bİd’atÇi Olmak DeĞİl

TÂBİ OLMAK KÖTÜ BİD’ATÇI OLMAK DEĞİL

Ey kardeşlerim! Hak olan bu dine tutunmak, sımsıkı sarılmak tabi olarak olur, bid’at çıkararak değil. Allâh sizleri muvaffak edip, rahmet etsin. Biliniz ki; Dinde had aşılmamalıdır, bilakis ılımlı olunmalıdır. Dolayısıyla Allâh’ın haram kıldığını helal saymak ve haram kıldığını helal saymak caiz değildir.


Peygambere NİÇİn TÂbİ Olunur

PEYGAMBERE NİÇİN TÂBİ OLUNUR
Allâh-u Teâlâ “El-Arâf” sûresinin 156. ve 157. âyetlerinde şöyle buyuruyor:

وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالَّذِينَ هُمْ بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ (156) الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيّبَاتِ وَيُحَرّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالْأَغْلَالَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُوا بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذِي أُنْزِلَ مَعَهُ أُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (157

Anlamı:“Allâh’ın rahmeti her şeyi kuşatır. (Kıyamet gününde), sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlere inananlara olacaktır. Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de buldukları o Ümmi Peygambere uyanlar(var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülüklerden meneder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri kaldırır. O Peygambere inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden, onu öven ve onunla birlikte nûra (yani Kur’ân’a) uyanlar kurtuluşa erenler onlardır.”

Yani Allâh’ın rahmeti dünyada mü’mini de kâfiri de O’na itaat eden mü’mini de O’na karşı günah işleyeni de kapsar. İnsanın dünyada yemesi, içmesi, uyuması, evlenmesi, dünya nimetleriyle zevk-ü sefa sürmesi hem mü’mine hem de kâfire hâsıl olur. Ancak ahirette kâfire rahmet yoktur, sadece müminlere rahmet vardır. Ayette bildirildiği gibi meali: “Allâh’ın rahmeti muttakilere hastır.” Yani dünyada şirkten ve küfürden sakınıp ahirette kurtuluşa erebilmek için muhakkak Peygamber Efendimize gerektiği gibi tâbi olunmalıdır. Peygamber efendimize gerektiği gibi tâbi olmanın ehemmiyeti dünya ve ahiret saadetini sağlar. Çünkü Peygamber Efendimize tâbi olmak demek onun bizlere bildirdiği emirlere tâbi olmak demektir. Peygamber Efendimizin bizlere emrettiklerinin dünyevi saadetin içinde şunlar vardır:

1)-Nesebi Koruma: Erkekler ve bayanlar arasındaki yakınlık ilişkileri İslâm dinine göre muntazam ve tertipli olmalıdır ki nesep kaybolmasın.

2)-Nefsi Koruma: Kişinin kendi nefsine veya Müslüman kardeşine eziyet vermesi caiz değildir. Allâh-u Teâlâ “El-Bakarah” sûresinin 179. âyetinde şöyle buyuruyor:

Peygamber efendimiz de bir hadis-i şerifte mealen şöyle buyurmaktadır: “(İmanı kâmil) Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kişidir.” (Yani olan, takvalı kişidir.)

3)-Aklı Korumak: Aklına zarar verecek olan şeylerden almayıp aklı korumaktır.

4)-Müslümanlar Arasında Sevgi ve Kenetlenmeyi Sağlama: Peygamber efendimiz bir hadiste mealen şöyle buyuruyor: “Müslümanları birbirleriyle kenetlenip bir olup birbirlerini sevmeleri tek bir vücut gibidirler. Vücudun herhangi bir azasında bir ağrı olursa kalan azalar da ağrır ve rahatsız olur.”

5)-Hakları Korumak: İslam, insanlar arsındaki mali işlere nizam koymuştur. Aralarında bir anlaşmazlık olduğunda o nizama dönülmelidir. Bu da alış veriş, ortaklık, borç verme, kiralama ve başka şeylerle alakalı olan şeylerdir. İslam, muamelatta güvenilir olmayı öğütlemiştir. Efendimiz bir hadisinde mealen şöyle buyuruyor: “ Sadık tüccar kıyamet gününde Peygamberler, sadıklar ve şehitlerle haşr olunur.” Ona verilen bu ikram ve fazilet, ticaretini nefsiyle mücadele edip Allâh’ın emrettiği gibi yapmasındandır.


Uhrevİ Saadet


UHREVİ SAADET
Kabirde, hesap gününde, mahşerde ve Cennette bütün bu nimetlere nâil olabilmek için daha önce zikredilen âyetin bildirdiği gibi Allâh’a ve Resulüne iman edilmelidir. “El-Fetih” sûresinin 13. âyetinin bildirdiği gibi. Allâh-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ فَإِنَّا أَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ سَعِيرًا

Anlamı:“Kim Allâh’a ve Resulüne iman etmezse bilsin ki, Allâh, kâfirlere şiddetli bir ateş hazırlamıştır.”



Peygambere Ne İle TÂbİ Olunur?

PEYGAMBERE NE İLE TÂBİ OLUNUR?

BİRİNCİSİ:
İMAN İLE:

O da Allâh’ı, Resulünü ve Resulünün getirdiklerini tasdik etmektir (doğrulamaktır). Peygamberimizin kendisine davet ettiği ilk şey işte budur yani imandır. İman olmadıkça Salih ameller, Allâh nezdinde makbul değildir. Peygamberimizin itikadından farklı bir itikadı olan kimsenin imanı sahih olmaz (iman olarak sayılmaz). Allâh-u Teâlâ “El-Feth” Suresinin 13. ayetinde şöyle buyuruyor:

ومن لم يؤمن بالله ورسوله فإنا أعتدنا للكافرين سعيرا

Anlamı:
“Her kim Allâh’a ve Resulüne iman etmezse, Allâh kâfirlere Cehennemi hazırlamıştır.”



Yine Allâh-u Teâlâ “Âl-i İmrân” Suresinin 32. ayetinde şöyle buyuruyor:

قل أطيعوا الله والرسول
Anlamı: “Deki; Allâh’a ve Resulüne (iman ederek) itaat ediniz.”

Yine Allâh-u Teâlâ “En-Nisâ’” Suresinin 124. ayetinde şöyle buyuruyor:

ومن يعمل من الصالحات من ذكر أو أنثى وهو مؤمن فأولئك يدخلون الجنة ولا يظلمون نقيرا

Anlamı:“ Erkek olsun, kadın olsun her kim mü’min olarak Salih amel işlerse, işte onlar cennete girdirilirler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.




İKİNCİSİ
PEYGAMBERİN YOLUNA TÂBİ OLMA İLE

O da farzları eda edip haramlardan sakınmak gibi amellerde ona tâbi olmaktır. Sahih olan ibadet; Peygamberimizin ibadetine uyandır. Peygamberimiz bir hadis-i şerifte mealen şöyle buyurmuştur: “Benim namaz kıldığım gibi sizler de öylece namaz kılınız.” Hazreti Ali (Allâh onun makamını yükseltsin) şöyle demiştir: “Din kişinin görüşüne göre değildir. Din görüşe göre olsaydı o zaman mestin mesh edilişi üstten değil alttan olurdu, fakat ben Allâh’ın Resulünün üstten meshettiğini görmüşümdür.” Bunun manası, Dinin hükümleri kendi görüşüne göre değil vahye dayanarak konuşan Peygamberimizden (sallallâhu aleyhi ve sellem) öğrenilir.

O halde insan Dinin hükümlerini öğrenmekle eşine, çocuklarına ve anne- babasına nasıl davranacağını bilir. Dinin hükümlerini öğrenmekle nasıl iyi bir vatandaş ve toplum içerisinde fazileti ve övülmeye değer ahlakı yaymak suretiyle onun yükselmesini ve emniyetini sağlayan faal olan bir üye olabileceğini bilir. Böylece de toplum içerisinde ahlak bozukluğunu yayarak veya onun içerisinde dini bağlılık örtüsü altında insanlar arasında düşmanlık fikrini yayarak toplumu yıkmaya çalışanların arkasından sürüklenmemiş olur. Gerçekte ise böyle olan kimse, Peygambere hakkıyla tâbi olmamıştır. Dolayısıyla insanlar arasında kardeşlik bağlarını kurmak ile birlik, Peygamber Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) gerçekten tâbi olmakla olur.



ÜÇÜncÜsÜ

ÜÇÜNCÜSÜ
AHLAK İLE

Bu ise Peygamberimizin yaşama tarzı ile ilgili bilgilerdir. Dolayısıyla büyüklerin adetleri, adetlerin büyükleridir. O halde Peygamber Efendimizin adetlerine, ashabı karşı ahlakına ve ashabının ona karşı olan adetlerine, insanlara olan davranışlarına, onlara karşı gösterdiği sabır ve merhamete ve kendisine edilen şiddetli cehalet onun ancak hilmini (yumuşaklığını) artırması sıfatına uyarsın.
Peygamber Efendimize göre birilerini diğerlerine karşı üstün tutma ve tercih etme kuralları nelerdir? Dolayısıyla onun bir kişiyi diğerinden üstün tutması takvası için olur. O halde kişi Allâh’tan ne kadar korkuyorsa o kadar da Peygambere mana yönünden daha yakın olur. Allâh’ın Resulü bir hadis-i şerifinde mealen şöyle buyuruyor: “Bana en yakın olan insanlar takvalı olanlardır, kim olurlarsa olsun ve nerede olurlarsa olsunlar.”


AllÂh’i Ve AllÂh ResulÜnÜ Sevmek

ALLÂH’I VE ALLÂH RESULÜNÜ SEVMEK

İmam Buhari’nin Sahih’inde rivayet ettiği bir hadiste Peygamberimiz mealen şöyle buyuruyor: “Üç şey vardır ki bunlar kimde bulunursa imanın halâvetini (tatlılığını) bulmuş olur. Allâh’ı ve Resulünü her şeyden daha çok sevmesi, birini sevdiğinde onu yalnız Allâh için sevmesi ve ateşe atılmayı sevmediği gibi küfre dönmeyi sevmemesidir.”

Enesin rivayet ettiğine göre adamın biri Peygamberimize kıyamet hakkında bir soru sorarak şöyle dedi: “Kıyamet ne zaman kopacak.” Peygamberimiz de ona mealen: “Kıyamet için ne hazırladın” dedi. Adam da “Hiçbir şey, yalnızca ben Allâh’ı ve Resulünü (sallallâhu aleyhi ve sellem) seviyorum” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz ona mealen: “Sen sevdiğinle beraber olacaksın” dedi. Enes şöyle dedi: “Bizler, Peygamberin “Sen sevdiğinle beraber olacaksın” mealindeki sözüne sevindiğimiz kadar başka bir şey için sevinmedik” dedi. Sonra Enes şöyle dedi: “Ben Peygamberi, Ebu Bekir’i ve Ömer’i seviyorum, umarım onlara olan sevgim ile onlarla beraber olurum. Her ne kadar onların yaptıkları amellerin aynısını yapmasam da.”

Ebu Hureyra Peygamberimizin mealen şöyle dediğini söylemiştir: “Ümmetimden beni en fazla sevenlerin bir kısmı, benden sonra gelecek olan insanlardır ki, onlardan birisi bütün ehli ve malı ile beni görseydi diye ister.”

Ebu Hureyra Peygamberimize şöyle dedi: “Ey Allâh’ın Resulü! Seni her gördüğümde gönlüm bir hoş olup rahatlıyor ve gözlerim aydın oluyor.”

Peygamberimizin müezzini Bilal-i Habeşi vefat döşeğindeyken hanımı şöyle dedi: “Ne üzüntülü bir hal.” Bilal ise dedi ki: “Ne keyifli bir hal; yarın sevgililerle, Muhammed ve sahabelerle karşılaşacağım.”


Allah’i Bİlmek

ALLAH’I BİLMEK
Âdem’den Muhammed’e kadar gelmiş bütün Peygamberler İslam dini ile gelmişlerdir. İslam’ın manası ise: yalnızca Allâh’a ibadet edip ona hiç birşeyi ortak koşmamaktır.
İbadetin sahih olması için mutlaka ibadet ettiğimiz Allâh’ı bilmemiz gerekir. Onun için Peygamberler Allâh Teâlâ’nın olması gereken sıfatlarını beyan etmişlerdir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’in birçok yerinde Allâh’ın sıfatlarının bahsi geçmiştir. Bunlardan bazılarını zikredecek olursak, El-İhlâs süresi ile Âyetu’l-Kursiyy’de Tevhidin ve Allâh’ı noksan sıfatlardan tenzih etmenin yüce manaları vardır. Öyle ki El-İhlâs süresi nazil olduktan sonra Peygamberimiz mealen “Rabbim Azze ve Celle’nin sıfatı budur” demiştir. Peygamber Efendimiz, Âyetu’l-Kursiyy’i ise “Kur’ân âyetlerinin efendisi” diye adlandırmıştır (Âyetu’l-Kursiyy en üstün ayettir.)


Allah’in Olmasi Gereken Sifatlari

ALLAH’IN OLMASI GEREKEN SIFATLARI


ALLAH’I CİSİM OLMAKTAN TENZİH ETMEK


Allâh’ın sıfatları ile ilgili olarak bu sûreden ve âyetten özetle anlaşılan şunlardır; Allâh birdir İlâhlıkta şeriki yoktur. O parçalanmaz çünkü O insan, taş ve ağaç gibi kesif yani elle tutulan veya ışık, karanlık, hava, melekler ve cinler gibi latif yani elle tutulmayan cisimlerden değildir ve cisimlerin sıfatları ile vasfedilmez. Dolayısıyla O hareket, sükûnet, küçük veya büyük hacim ile veya bir tek yönde olmak veya bütün yönlerde olmakla da vasfedilmez.


Allah’i YÖnlerden Tenzİh Etmek

ALLAH’I YÖNLERDEN TENZİH ETMEK

Müslümanların itikadına göre Allâh yukarıdaki yönde de değildir, her yerde de değildir. Eğer Peygamber niçin yüksekteki semavata çıktı diyen sorulacak olursan cevap şöyledir:
Peygamberin yüksek âlemdeki acayip şeyleri görmesi ile ona ikram edilmesi/ihsan edilmesi içindir. Yoksa bu, Allâh’ın yukarıda olduğu anlama gelmez.

Eğer Allâh’ın şu ayeti hakkında sorulacak olursan:
ثم دنا فتدلى فكان قاب قوسين أو أدنى

Sen de Aişe (Allâh onun makamını yükseltsin) validemizin dediği gibi de. O şöyle demiştir;

“(Âyette geçen öbür zat) O Cibril’dir.” Yani Cibril Peygamberimizi çok sevdiğinden ona iki zira kadar veya daha az bir mesafeye kadar yaklaşmıştır. Cibril ise o sırada yedinci semada Sidratul Muntehe’nin yanında bulunarak hakiki sureti ile 600 kanatlı olarak görünmüştür.


AllÂh’i Mekandan Tenzİh Etmek

ALLÂH’I MEKANDAN TENZİH ETMEK

Allâh, bu âlemin tümünü yaratanıdır, hiçbirine muhtaç değildir. Bu âlemden hiçbir şey mevcut olmadan o mevcut idi. yerlerden göklerden, cennetten, cehennemden, arştan, kürsüden, aydınlıktan, karanlıktan ve bu yer ile sema arasındaki ve her iki semanın arasındaki boşluktan ve bütün mekânlardan önce mekânsız olarak mevcut idi. Allâh değişmez. Bütün bu mekânları yaratmadan önce mekânsız mevcut idi. Eğer “Allâh nerede” diye sorulursan. “Allâh mekândan önce mekansız mevcut idi. Mekanı yarattıktan sonra değişmez yine mekansız olarak mevcuttur”de.

Eğer “Dua ederken niçin ellerimizi semaya doğru açıyoruz” diye sorulursan. Deki:“Çünkü Rahmetlerin indiği yer ve Duanın kıblesi semadır. Namaz kılarken Kıble’ye yönelmiyor muyuz? Allâh Kabe’de değildir. Ama Kabe namazın kıblesidir. Namaz kılarken ona yönelmemizi Allâh bizlere emretti Allâh Kabe’de değildir. Aynı şekilde sema “Duanın Kıble’sidir.”


ArŞ AllÂh’in Mekani DeĞİldİr.

ARŞ ALLÂH’IN MEKANI DEĞİLDİR.

Eğer sana şöyle sorulursa “Allâh arş’ın üzerinde değilse o zaman onun niçin yarattı” cevaben şöyle de: “Arş cennetin üstündedir. Etrafındaki meleklere Kâbe gibidir. Arş’ın etrafında ki meleklerin sayısını Allâh’tan başka hiç kimse bilemez. Cennetteki meleklerden semalardaki meleklerden ağaç yapraklarından denizlerdeki kum tanelerinden daha çokturlar. Bu melekler, hepsi Allâh’a ibadet eder. Allâh’a asi olmaz ve emrettiklerini yaparlar. Arşın etrafını tavaf yaparlar. Allâh arşta değildir. Bizim Kıble’yi tavaf ettiğimiz gibi Allâh Kâbe’de de değildir. Arş Allâh’a bir mekân değildir. Ancak o meleklerin Kıble’sidir. Namaz kılarken ona yöneliyorlar.

Hazreti Ali (Allâh ondan razı olsun) şöyle demiştir:“Allâh arşı kudretini izhar etmek için yaratmıştır. Kendine mekân edinmek için değil.” Kudretini izhar etmek için manası: Bu muazzam olan arşı gördükleri zaman Melekler tefekkür ederler. Allâh’ın yüce olan kudretine delalet eder. Allâh’ı daha fazla tazim ederler. ve hasenatları çoğalır. Tıpkı biz Allâh’ın dağları, denizleri, semaları ve başkalarını tefekkür edip Allâh’ın kudretinin büyüklüğüne ulaşırız. Allâh’ı daha tazim eder ve inşaallah ecre nail oluruz.


AllÂh’in Sifatlarindan

ALLÂH’IN SIFATLARINDAN

Allâh’ın sıfatlarından: ezeli ve ebedi bir hayat ile mevsuf, hiç kimseye ihtiyacı olmayan, değişmeyen, her şeye Kadir, meşiyet ile muttasıf, işiten, gören, mütekellim, hiçbir sıfatı yaratılmışların sıfatlarına benzemez. Hayatı ruh, et ve kan ile değildir. İlmi değişmez, ziyadeleşmez ve eksilmez. İşitmesi, kulak ile değildir. Görmesi, göz ile değildir. Kelamı harf, ses ve Arapça lügati ile veya başka lügatlerle değildir. Kur’ân’da bulunan lafızlar, zati ve ezeli olan Allâh’ın ezeli olan kelamına delalet eder. Cibril, Levhi Mahfuz’ta bulunan Kur’ân’ı Allâh’ın emriyle Peygamber Efendimize indirmiştir. Çünkü Allâh, ses ve harf ile tekellüm etmez. Kur’ân’da bulunan harfleri bizler yazarız onlar yaratıktır. Allâh yaratılmış olan bir sıfat ile vasfedilmez. Selef âlimlerin (Allâh onlardan razı olsun) söyledikleri gibi Allâh ve sıfatları düşüncede ve vehimde tasavvur edilmez. Kişinin aklına, fikrine ve düşüncesine ne gelirse gelsin Allâh onların hiçbirine benzemez. İmam Ebu Hanife (Allâh ondan razı olsun) şöyle demiştir;
Her kim Allâh’ı beşeriyetin sıfatları ile vasfederse küfre düşer ve yine şöyle dedi:
Allâh Tekellüm eder fakat bizim kelamımız gibi değil. Biz alet ve harfler ile konuşuruz. Allâh-u Teâlâ, alet ve harf olmaksızın tekellüm eder. Harfler yaratıktır. Allâh’ın kelamı yaratık değildir.”


Muhakkak İlim Öğrenilmelidir

MUHAKKAK İLİM ÖĞRENİLMELİDİR

Amelimizin Allâh nezdinde kabul olabilmesi için muhakkak ilme muhtacız. Hatta dua etmek istersek ilme ihtiyaç duyarız. Çünkü din ilmi müslümanın silahıdır onunla şeytanı, şeytani insanları ve nefsin hevasını def eder. İlim ile ahirette kendisine fayda verecek ve zarar verecek şeyleri bilir. İlim ile hangi amelin Allâh’ın rızasına hangi amelin de Allâh’ın azabına götüreceğini bilir.

Peygamber Efendimiz bir hadiste mealen şöyle buyurdu:
“Ben öğretici olarak gönderildim.”
Muhammed’e tâbi ol. Muhammed’in edebi ile edeplen. Muhammed’in üzerine inen Kur’ân’ın şu âyetini hatırla
قل إن كنتم تحبون الله فاتبعوني يحببكم الله ويغفر لكم ذنوبكم والله غفور رحيم
“Âl-i İmrân / 31”
Anlamı: “Deki; sizler eğer Allâh’ı seviyorsanız, bana tâbi olunuz ki, Allâh’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”

Peygamberimiz bir hadiste mealen şöyle buyuruyor:
“Allâh bir kulunu severse, Cibril’e Allâh-u Teâlâ falan kişiyi seviyor sende sev diye bir nida edilir. Cibril de sever. Cibril de sema ehli olan meleklere nida ederek şöyle der: ‘Allâh falan kişiyi seviyor siz de seviniz.&rs

Yorum ( yok ) Yorum yaz!

Kitaplara İman

7/10/2009 · Kategori: Iman Esaslari

Özet Olarak Kitaplara İman

Semâvî kitaplar Allah’ın bazı Peygamberlere göndermiş olduğu Kitaplardır. Bütün Kitaplar İslâm Dini ile emreder.Semâvî Kitaplar 104 tanedir, ancak en meşhurları şu dördüdür:
1-Kur’an-i Kerim (Peygamber efendimiz Muhammed’e inmiştir)
2-İncil (Îsâ Aleyhisselâma inmiştir)
3-Tevrat (Mûsa Aleyhisselâma inmiştir)
4-Zebur (Davut Aleyhisselâma inmiştir)

Bir Müslüman bütün semâvî Kitaplara iman etmek zorundadır.

Yorum ( yok ) Yorum yaz!

Allah' a İman

2/10/2009 · Kategori: Iman Esaslari

İnancın Bekçileri Adına Layık Olanlar

Dünyanın dört bir yanına öğrencileri yayılan ve küçüklere olsun büyüklere olsun insanlara katışıksız olarak İslami ilimleri, güzel ahlakı, faziletleri ve topluma zarar getirecek radikal olan yanlış fikirlerden uzak durmayı bir maddi karşılık beklemeden Allâh rızası için öğretmekte olan ve yetişmelerinde büyük emekleri geçmiş olan büyük üstad, allame ve muhaddis el-Harari Hocaefendi öyle insanlar yetiştirmiştir ki onlar hakkında ermiş olan bazı Evlıya kulların ne dediklerini sizinle paylaşmak isterim.

Büyük üstadın öğrencilerinden bazıları Süriyede daha önce görmedikleri ve tanımadıkları bir Evliyayı ziyaret etmeye gittiklerinde o zatın nerede olduğuklarını sormuşlardır. Neticede o mübarek zatın yerini öğrenip yanına gittiklerinde, ona doğru ilerlediklerinde o Evliya olan zat onları şu sözleriyle karşılamıştır: "Merhaba, İnancın Bekçileri". Oysaki onları daha önce görmüş değildi. Bu sözüyle karşılamakla kalmayıp bir de sevincinden onları tutup elleriyle havaya kaldırmıştır.

İnancın bekçileri adına layık olmalarına vesilen olan durum ise nereye gitseler Ehl-i Sünnet itikadına saldıran sapık görüşlü olan her türlü aykırı inanca sahip olanlara karşı, o batıl inançlarına cahil olan müslümanlar saplanmasınlar diye delilleri ortaya koyarak uyarı yapmış olmaları ve uyarmaya devam etmeleridir.

Sağlam olan katışıksız Ehl-i Sünnet inancına sahip olup onu delillerle savundukları için onlardan bir çoğu rüyasında Peygamber Efendimizi Aleyhisselam görmekle şereflenirler.

Rüya tabircisi olan ve hanefi alimlerin ileriye gelmişlerinden olan AbdulĞaniyy en-Nablusî bu mübarek rüyayı görmek hususunda açıklamada bulunurken dikkat çekici bir husus bildirmektedir.
Bu alim rüya tabiri eserinde der ki: "Peygamber Efendimizi Aleyhisselam
rüyasında gören kimse delilleri ortaya koyacaktır."

İşte bu şerefe sahip olan bu hayırlı insanlar, İslami kaynakları teşkil eden Kur'an-ı Kerimden, Hadis-i şeriflerden, İcmadan ve müçtehit olan alimler ile müçtehit olmayan alimlerin sözlerinden oluşan dellillerle Müslümanların inancına sahip çıkarak sapıklara karşı mücadele gösterdikleri için, onlarla ilmi bir şekilde baş edemeyen vehhabiler ve onlar gibi daha başka sapık görüşlü insanlar, gerçeklerin ortaya çıkmaması için iftira atmaya geçerek yanlış bir şekilde onları tanıtmaya çalışırlar.

Ancak onları tanıyan tanır, tanımayanlar ise artık tanımaya çalışsınlar ve onlar hakkında bizzat kendi kulaklarıyla duymadıkları halde söylenen söylentilere kulak vermesinler. İnsanfı olan insanlar, suçlamada bulunmadan önce araştırırlar. Ancak araştırılmadığı halde sağdan veya soldan duyulan söylentilerden hareketle suçlamada bulunmak, insafsızlıktan başka bir şey olmaz.


İman ile ilgili hususların Kur'an-ı Kerimden önce öğrenilmesi gerektiğine dair

Maalesef öyle bir duruma gelindi ki bir çok insan, Din ilmine nereden başlanılması gerektiğinin farkında değildir. Çocuklar dahil olmak üzere Din ilmini öğrenmeye başlayan herkes önce iman ile alakalı hususları (inancın temellerini, İslâm akaidini) öğrenmelidir sonra diğer hususlara geçilir. Buna dair örnek sahabilerden bazı sözler dikkat çekmektedir.

Efendimiz Ömer radıyallâhu anhu derdi ki: "Biz imanı Kur'ân'dan önce öğrenirdik."

Sahabilerden olan Cundub ibnu Abdullâh da şöyle derdi: "Biz ergenlik çağına yakın iken imanı Kur'andan önce öğrendik, Kur'anı öğrendiğimizde de (imanı öğrendikten sonra Kur'anı öğrendiğimizde de) imanımız onunla artmıştır"


بسم الله الرحمن الرحيم Allah mekandan munezzehtir

1/10/2009 · Kategori: İman Esasları

 

بسم الله الرحمن الرحيم

Hamd, alemlerin Rabbi Allah’ındır. Peygamber Efendimiz Muhammed’e, O’nun aline ve ashabına salat ve selam olsun.
Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

﴾لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْئٌ﴿

Eş-Şûrâ suresi, 11. ayet

Manası: Allah hiçbir şeye benzemez
Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur

وَكُلُّ شَىْءٍ عِندَهُ بِمِقْدَارٍ﴿

Manası: Her şey Allah nezdinde ölçülüdür.

Her şeyi Allah yaratmış ve yaratmış olduğu her şeyi ölçülü kılmıştır. Ölçüsü, ebatı, eni, boyu ve miktarı vardır.

Eğer Allah celle celeluhu ölçülü olsaydı kendisini bu ölçüde kılan birine muhtaç olurdu. Bu da Allah hakkında imkansızdır. Allah bunlardan munezzehtir. Aynı zamanda Allah celle celeluhu hacimlere, ölçüsü olan herhangi bir nesneye, bir hacme benzemiş olsaydı; o hacimler üzerine neler mümkün ise O’nun için de mümkün olacaktı. Bunlar ise Allah'a yakışmayan hususlardır. Allah bunlardan münezzehtir. Allah bunların hepsini yarattı yaratan ise yaratılmışlara benzemez Allah-u Teâlâ cisim değildir hacim değildir. Bu böyle olduğuna göre o zaman mekansız olarak var olduğu kesindir.Çünkü hacimler cisimler mekan içerisinde bir boşluk işgal eden nesnelerdir. Allah-u Teâlâ: gökleri yarattı ve gökleri meleklere mesken kıldı uzayı yarattı ve uzayda Ay güneş yıldızlar vardır .Yer yüzünü de yarattı ve yeryüzünde insanlar cinler ve diğer mahlukatlar vardır.

Arşı da yarattı ve Arş cennetin tavanıdır. Aynı zamanda Arş meleklerin kıblesidir. Nasıl ki müslümanlar yeryüzünde Kabe’nin etrafında tavaf ediyorlarsa melekler Arşın etrafında tavaf eder ve Allah’ı zikrederler. Haşa eğer Rabbimiz Arşın üstünde olmuş olsaydı melekler tarafından taşınmış olurdu o zaman da meleklere muhtaç olmuş olurdu. Bu da Allah hakında yakışmayan bir husustur. Hazreti Ali şöyle buyurmuştur: “Allah arşı kudretinin büyüklüğünü göstermek için yarattı kendisine mekan edinmek için değil.” Kur-anı kerim'de bulunan muteşabih ayetleri zahiri üzerine yorumlamak caiz değildir ve batıldır. Büyük imamlarımızdan Ahmed ُُer-Rifai şöyle buyuruyor: "İnancınızı itikadınızı Kur-an'da ve sünnette varit olan müteşabih ayet ve hadisleri zahiri üzerine yorumlamasından sakınınız. Müteşabih ayetleri ve hadisleri dış görünüşü üzerine yorumlamak küfre sürükler."

Taha Suresi, 5. Ayetinde

الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى﴿

Mealen: “Rahman arşa istiva etmiştir.”
Anlamı: Arş Allah-ın Tasarrufu ve hakimiyeti altındadır.
Büyük Alimlerimizden el-Kadi Ebu Bekir İbn el-Arabi el-Meğribi el-Maliki der ki: İstiva kelimesinin arabçada onbeş tane manası vardır. Bir tanesi oturmak anlamını taşır ve Allah a yakışan birçok mana daha vardır. Allah’a yakışan bu manaları bırakıp da Allah'a yakışmayan bu manaya yönelmek çok büyük bir tehlike ve çok büyük bir sapıklıktır.

Arap dilinin alimleri, lügatçılar derler ki: oturmak iki bölümden ibaret olan bir canlının oturacağı yere yerleşmesiyle olur.

Oturacak olan bir canlının bir alt kısmı birde üst kısmı vardır. Oturma alt kısmın yerleşeceği yere temas etmesiyle gerçekleşen bir hadisedir. Bu oturmayı insanlara, cinlere, meleklere ve diğer canlı hayvanlara isnad edebiliriz.
Allah’ı böyle bir vasıfla vasıflandırmak küfürdür. Ne Kuran’ı Kerimde ne peygamberimizin hadislerinde ne de icma-i ümmette Allah’a oturmak sıfatını isnad eden veya bu anlamda varit olan bir şey yoktur.

Asla böyle bir ibare yoktur. Kim oturmayı Allah’a isnad ederse o kişi Kur-an ı Kerim’i yalanlamış olur ve Allah’a birçok benzerlik ve örnekler vermiş olur. Allâh-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

فَلاَ تَضْرِبُواْ لِلّهِ الأَمْثَالَ﴿

Anlamı: Allah’a benzerlikler isnad etmeyiniz.

 


Allâh’tan başkasından yardım dilemenin delillere dayandırılarak caiz olduğunun beyanı

Alemlerin Rabbi olan Allâh’a hamd, resüllerin en faziletlisi olan Muhammede, diğer peygamberlere, âline ve pak olan ashabına salât ve selam olsun.

El-Fatihah suresindeki sadece sana ibadet ve senden yardım dileriz mealindeki ayette geçen yardım dilenmesi konusunda ilim ehli der ki yani sadece senden yardımı yaratmanı dileriz.

Hangi müslüman Allâh’tan başkasından yardım dilediğinde, Allâh’ın yaratması olmaksızın başkasının yaratmasıyla yardımın geleceğine inanır ki?! Böyle bir inanca inanan bir müslüman görülmemiştir. Zaten böyle inanan bir kimse vehhabilerin bilmedikleri gibi Allâh’ı bilmemiştir. Allâh’ı bilmeyen kimse ise müslüman değildir. Nitekim imam Gazali: “İbadet ancak Yaratan Mabudu bildikten sonra doğru olur” demiştir.

Allâh’tan başkasından yardım dilemenin bir beisi/sakıncası olmadığına dair ibni Abbas tarafından rivayet edildiği sabit (kesin) olan Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Muhakkak ki Allâh’ın hafaza (koruma melekleri) dışında öyle melekleri vardır ki yeryüzünde dolaşırlar, ağaçtan düşen yaprakları yazarlar şu halde sizden birinizin başına geniş bir alanda bir sıkıntı gelirse ’Allâh’ın kulları yardım edin’ diye nida etsin“ mealindeki hadis-i şerifi yeterlidir.

Bu hadisin rivayeti ise Hadis hafızı ibni Hacer tarafından “Âmâlî” adlı kitabında merfu’ olaraktan hasen olarak değerlendirilmiştir. Hadis hafızı el-Heysemî ise: “Bunun ravileri sikadırlar (güvenilirdirler)” demiştir. Beyhakî de bunun rivayetini mevkuf olarak tahric etmiştir. (Bak. Keşfu’l estâr c.4 s.34, Şuabu’l imân c.1 s.445, Mecmau’z-zevâid c.10 s.132 ibni Abbâstan radıyallâhu anhumâ)

Dolayısıyla ehli sünnet alimleri bu ayet ile hadisler arasında uyum olduğunu bildirmişlerdir. O halde aralarında bir çelişkinin olduğundan söz edilemez.

Vehhabiler şüpheye sokmaya çalışarak tevessülü haram kılmak için çokca merfu’ olarak rivayet edilen ibni Abbâsın: “Dilersen Allâh’tan dile yardım dilersen de Allâh’tan yardım dile” mealindeki hadisini zikrederler.

Buna cevaben şöyle denilir: Bu hadis, Allâh’tan başka kimseden dileme, Allâh’tan başka kimseden yardım dileme gibi anlamlara gelmez. Bundan Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) muradı ise kendisinden bir şeyin dilenmesinde ve yardımın dilenmesinde Allâh daha önceliklidir. Bu hadis, varit olan: “Müminden başka kimseyle müsahabe etme ve yemeğini müttaki(Allâh’tan hakkıyla korkan kişi)’den başka kimse yemesin” mealindeki diğer hadise benzer.

Bu hadis, müslüman haricinde kalan bir kimseyle müsahabe etmenin haram olduğunu mu ihtiva eder?!
Bu hadisten, müttaki haricinde kalan kimseye yemek yedirmenin haram olduğu mu anlaşılır?!
Elbetteki hayır. Allâh Teâlâ Kur’anı kerimde El-İnsan suresinin 8. ayetinde bildirdiği gibi, kafir olan esire yemek yedirmeye müsaade etmiştir.

Ayrıca şu da bir gerçektir ki istiane (yardım dileme) teveccüh ve tevessülün aynı anlama geldiği arabî lugatı iyi bilen Takiyyuddîn es-Subkî gibi bazı ehli sünnet alimlerimiz tarafından bildirilmiştir. Nitekim Suyutî onun hakkında lugatçilerden olduğunu söylemiştir. Bu mesele ise bellidir. Dolayısıyla Bilal b. Haris el-Muzenî adındaki sahabi, hz. Ömer (radıyallâhu anhu) zamanında meydana gelen kıtlık yılında Allâh’ın Resulünün kabrine gelip şöyle demiştir: “Ya Rasulellâh ümmetin için yağmur dile onlar perişan olmuşlardır.” Bu sahabinin eylemi için tevessül demek de doğrudur istiane (yardım dileme) demek de doğrudur. Zira o Allâh’ın Resulünün kabrine, Allâh’ın Resulünden kendilerini perişan eden o dara düşenleri Allâh’tan yağmur dileyerek kurtarmasını dilemek maksadıyla gitmiştir. Bu hadisi ise Beyhakî sahih bir isnat ile rivayet etmiştir. (Bak. İbni Hacere ait olan Feth’ul barî, c.2 s.495, İbni kesire ait olan El-Bidaye ven-nihaye, c.7 s. 91)

Arapçayı bütün incelikleriyle veya bunların çoğunu bilenler maalesef azdır. Türkiyede ismi tanındığı veya tanınmadığı halde yarım arapçasıyla veya arabî sözlerin anlamlarını tam bilmeyerek kitap tercüme edip piyasaya süren kimselerin bulunması bunun bir göstergesidir. Bazılarının tespit ederek Mustafa İslamoğlu diye adlandırılan kimse ile Yaşar Nuri Öztürk gibi insanların tercümelerinde bulmuş olduğu tercüme hatalarını okuyanlar durumu iyi bilirler. Yaşar Nuri Öztürk bir de pr. dr. ünvanı olan birisi. Allâh bizlere Dinî ilimleri sağlam bir şekilde öğrenmiş sika olan hocalardan öğrenmeyi nasip eylesin. Dolayısıyla hangi ilim dali olursa olsun İslâmî bilgiler sika olmayan kimselerden alınamaz.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadisinde iki kişiye karşı uyarı yaparak onların Dinimizden hiçbir şey bildiklerini sanmadığı bildirmiştir. Bu uyarısı ise bir şeyler öğrenmek isteyen insanların onlara giderek bir şey sormamları içindir.

Hadis alimlerinden olan Muslim rivayet eder ki ibni Sirin (radıyallahu anhu) şöyle demişitr: “Muhakkak ki bu ilim Dindir şu halde Dininizi kimden aldığınıza bakın.”

İbnu’l Cevzî “Sifetus-safve” (Üstün kimselerin sıfatları) adlı kitabında
İmam Malik (radıyallahu anhu) hakkında şunları söylediğini rivayet eder: “Muhakkak ki bu hadisler Dindir şu halde Dininizi kimden aldığınıza bakın. Vallâhi buraya (Mescid-i nebevîye) yetmiş adam gelip hepsi filan dedi ki Allâh’ın Resulü dedi ki demişlerdir. Ben ise onlardan bir harf dahi almamışımdır, çünkü onlar bu işin adamları değillerdi. Ne zaman ki Muhammed ibnu Şihâb ez-Zuhrî buraya gelince onun kapısı başında kalabalık halinde olduk, çünkü o bu işin adamıydı.”

Muhammed ibnu Şihâb ez-Zuhrî ise İmam Ebu Hanife’nin de (radıyallâhu anhu) hocalarından birisidir.

Allâh ilmimizi arttırsın ve ilmimizle amel etmeyi nasip eylesin.

 


İbn-i Abbâs'ın En-Nûr suresinin 35. âyetinde geçen ve arapçadaki anlamı itibariyle çok anlamlı olan "NÛR" kelimesini "HÂDÎ" olarak tevil etmesi

Arapça asıllı olan "Nûr" kelimesi, arapçadaki manası itibariyle birçok manaya gelebilir. Türkçe dilinde, bu kelimenin arapçadaki asıl manaları itibariyle gelebileceği manalar normalde kullanılmadığı için, bahiskonusu olan kelimenin geçtiği En-Nûr suresinin 35. âyet-i kerimesine mana verilirken, bir açıklama yapılmadığı taktirde Allâh Teâlâ ile ilgili olan bu âyet-i kerimeyi birçok insan yanlış bir şekilde anlayarak (Allâh'ın haşa bildiğimiz ışık olduğuna inanarak) inancı bozulup Dinden çıkmaya maruz kalır.

Dolayısıyla En-Nûr suresinin 35. âyet-i kerimesinde geçen:


اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ

şeklindeki kısmı, şöyle manalandırmak gerekir:
"Allâh göklerin ve yerin Hidayet edenidir."

Yani Allâh gökteki melekleri ve yeryüzündeki bütün müminleri iman nuruna hidayet edendir (iletendir).

Bahiskonusu olan âyette geçen "Nûr" kelimesini "Hâdi" yani "Hidayet eden" olarak tevil eden, bizzat İbn-i Abbâs'tır (radıyallâhu anh). Bunu imam Taberi birde imam Beyhaki "El-Esmâu ve's-sıfât" adlı kitabında rivayet etmiştir.

Ne var ki böyle bir açıklama yapılmadan hazırlanan birçok meallerde yanlış anlayabilme ihtimalini gözönünde bulundurmadan bu ayete verilen mana: "Allâh yerin ve göğün nurudur ..." şeklinde yazılıdır.

Cahil bir insan böyle bir ifadeyi okuyup da bundan Allâh'ın haşa bir ışık olduğuna veya Allâh'ın, kendisinden ışık saçan bir şey olduğuna inanırsa, bütün İslâm alimlerin sözbirliği ile Dinden çıkar ve derhal Allâh'ın ışık olmadığına ve kesinlikle herhangi bir cisim (eni, boyu, genişliği, boyutları, ölçüsü olan bir şey) olmadığına inanarak inancını düzeltip kelime-i şehadeti getirmesi gerekir. Allâh bizleri imana zarar verecek tüm bozuk inanışlardan korusun.

Allâh bilir, bu bozuk inanca düşmüş olan ne kadar insan vardır. Ne mutlu bu bozuk inanca düşenleri uyararak imana dönmelerini sağlayan insanlara.

Yorum ( yok ) Yorum yaz!

Hanımların Eşleri Üzerindeki Hakları

30/9/2009 · Kategori: Evlilik Ve Sorunlari

Allah’u Tealâ Kur’an-ı Kerimde, Tahrim suresi 6. ayette mealen kendimizi ve ehlimizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden korumamızı emretmektedir. İnsan kendini ve ehlini cehennem ateşinden ancak ilim öğrenip ehline öğretmek ile koruyabilir.
Bu ilim bir çok meseleleri kapsamaktadır. Bunlardan birisi bugün ki konumuz olan eşlerin birbiri üzerinde olan haklarıdır.

İslâm dini adildir. İslâm yolundan giden dünyada ve ahirette huzura kavuşur. İslâm dini kadın ve erkeğin haklarını açıklamıştır ki insanlar bunları bilsinler. Bunları öğrenen erkek kadının, kadında erkeğin haklarını öğrenip yerine getirerek mutluluk icerisinde yaşarlar. İnsan İslâmın nuru ile meseleye bakınca kadınında haklarının olduğunu anlar.
Bazı İslâm düşmaları İslâmda kadının hakkı yok diyorlar. Halbuki İslâmda anne olsun kız kardeş olsun eş olsun nene olsun bunların hakları vardır. Kadının İslâm dininde çocuğunu yetiştirme açısından büyük rolü vardır. Bakacak olduğumuzda salih kişileri de yetiştiren anneleridir. Onların verdiği eğitim ile onlar böyle salih kişiler olarak yetişmişlerdir. İslam dini bu gerçekleri ortaya koymuştur. İslâm dini bir erkeğin hanımına karşı merhametle davranmasını, hayatlarını güzel geçirebilmeleri için bunun gerekli olduğunu bildirmiştir. Kur’an-ı Kerimde erkeklerin hanımlarına karşı merhametli davranmaları ve onların haklarını vermeleri emrediliyor.
Ayet manası: Şüphesiz kadınların erkekler üzerinde hakları vardır bunları veriniz.
Bakara suresinde mealen buyuruldu ki: Kadınında erkeklerinde İslâm dininde hakları vardır. İkisinin de haklarını veriniz.

Ayette geçen derece (gavvamin) manası erkeğin bazı konularda kadından üstünlüğü vardır demektir. Şöyle ki: Erkek aileynin yöneticisidir. Ailenin babası olarak ailesini yönlendirip hanımının ve baliğ olmamış çocuklarının yiyecek, içecek, oturacak yer gibi nafakalarını ödemelidir.

Erkeğin ailesini yönetmesinin hikmeti, erkeğin çalışma gücü, beden kuvveti ve bazı konulardakı anlayış kuvvetinden dolayıdır.
Allah’ın erkeğe verdiği büyük nimetlerden biri, saliha bir eşinin olmasıdır. Saliha bir kadın ki; farzları yerine getirir, haramlardan kendisini korur ve eşine karşı görevlerini yerine getirir. İşte Allah’ın verdiği böyle bir nimete şükredip bunu kaybetmemeye gayret göstermelidir.
Allah’u Teala Kur’an-ı Kerimde mealen şöyle buyurmaktadır:
Dünyanın ziynetleri vardır. En iyi ziynetlerinden biride erkeğin saliha bir eşinin olmasıdır.
Peygamber efendimiz erkeklere hitap ederek mealen buyurdu ki: „Kadınlarınıza iyi bakın“.
Erkek hanımına nasıl iyi bakar? Hanımını zorluklarda yanlız bırakmayıp, zorluklarda ona destek olarak haline sabr etmek ile. Her ikiside birbirine karşı böyle sabırlı olurlarsa aralarında muhabbet artar ve mutlu olurlar.

Kadının eşi üzerindeki hakları:
Hocamız erkeklere hitap ederek buyurdu ki:
„ Sizi en iyi tanıyan hanımlarınızdır. Onlar çocuklarınızın anneleridir. Bunun için onlara karşı saygılı olun ve onlara ikramda bulunun. Hayatın boyunca sana arkadaş olan ve çocuklarına bakan bir eşinin olması sana Allah’ın büyük bir nimetidir.
Allah’u Teala Kur’an-ı Kerimde mealen buyurdu ki: „Ademe eş yarattık ve onlardan çocukları meydana geldi. Biz eşler arasında merhamet, sevgi ve saygı verdik ki beraber yaşamaları kolay olsun“.

Sahabelerden Ebud Derda hanımına hitaben buyurdu ki:
„Sen bana karşı bazı konularda iyi davranmazsanda ben sana kızmam ve bu aramızda ki muhabbeti artırır. Ben öfke içinde olduğumda yüzüme karşı sesli konuşma. Ben senden razı olurum sende benden razı ol“.

Bu zamanda ise bazı erkekler diyorlar ki: „ Sen benden razı ol ama ben senden razı değilim“.
Eşlerin kendilerine bakıp kıyafet ve bedenlerine itina gösterdiklerinde birbirlerine karşı muhabbetleri artar. Erkek bu konudada hanımının hoşlandığı gibi olsun.

Hanımı güzel birşey yaptığında onun yaptığına kıymet verdiğini göstersin. Nasıl kendisi güzel bir şey yaptığında hanımının hoşnutluğunu bekliyorsa, hanımı güzel birşey yaptığındada ona karşı hoşnutluğunu göstersin ve yaptığı iyiliği inkâr etmesin.

Şükr eden olup hanımının yaptığı iyilikleri inkâr etmemelidir. Peygamber efendimiz mealen buyurdu ki: „ İnsanlara karşı kâmil teşekkür etmeyen Allah’a Karşı kamil şükr etmemiştir“.
Yani insanlara yaptığı iyilikten dolayı teşekkürünü bilmelidir.
Hanımın dan bir iyilik gördüğünde ona Allah’ın rızası için teşekkürünü yapmışsa, bu kişi Allah’ın mükafatını beklesin.

Eşler arasında ki muhabbeti bozan şeylerden biride, birbirinin ayıbını araştırmaktır. Birbirinin ayıbını araştırmak eşler arasında nefret doğurur. Hanımında kötülük gördüğünde onun iyi yanlarının da olduğunu düşünmelidir. Hanım da eşine karşı aynı böyle düşünsün.
Dikkat etmelidir! Bazı erkekler iyi bir hanımı olsa dahi onun kötü yönlerini araştırıyorlar. Böyle yaptıkca bu defa kadında ondan nefret edip onun yanlışlarını araştırmaya başlıyor ve sonunda iş ayrılığa kadar varıyor.

Erkek hanımına örnek olmalıdır. Allah’a itaatte, farzları yapıp haramlardan korunmakta eşine örnek olmalı ki, hanımıda onu kendisine örnek alarak iyi huylarını alsın.
Allah’u Teala Kur’an-ı Kerimde mealen buyurdu ki: „ Hazırlığınızı yapın, en güzel hazırlık takvadır“.

Yani bunun manası: Dünya hazırlığı da vardır ama en güzel hazırlık takvadır.
Günün birinde İmam Şafii’ye bir adam geldi. Bu adam kadınlardan nefret ettiği için nefret dolu bir şiir okudu ve İmam Şafii’ye dedi ki: „Kadınlar bize şeytan yaratılmış. Şeytanlardan Allah’a sığınırım“.

İmam Şafii ona dedi ki: „ Hanımlar sizlere yaratılmış reyhanlardır. Hepinizin bu reyhanları koklamaya ihtiyacınız var“.

Bu zamanda çok kişiler eşleri hakkında nefret ifade eden kelimeler kullanmaktadırlar.
Hanımı ile haram olmayan şakalar yapmalı doğru olan şakalar yaparak hanımını güldürmelidir.
Resulullah sallallahu aleyhi vesellem mealen buyurdu ki: „ Sizin en hayırlınız hanımlarına karşı en hayırlı olandır. Bende hanımına karşı en hayırlı olanınızım.“

Resulullah çok meşgul olduğu halde hanımlarına güzel davranır onlara güzel sözler söylerdi.
Peygamber efendimizin hanımlarından birine onun hakkında sorduklarında dedi ki: „ Bir gün geçmedi ki güler yüzlü ve güzel sözlü olmasın“.

Bir seferinde Aişe radiyallahu anha Peygamber efendimizle hızlı yürüyüş yaparak yarıştıklarında Aişe radiyallahu anha birinci oldu. Bir başka seferde yarıştıklarında peygamber efendimiz birinci oldu ve Aişe’ye dedi ki: „Bu senin yaptığının karşılığıdır“.

Ömer radiyallahu anh dedi ki: „Bir erkek hanımına ve çocuklarına aynı arkadaş gibi olsun. Bu davranışla aralarında güven olur ve bu şekilde onları güzel yetiştirme imkânı bulur. Fakat aşalayıcı oyunlar oynamamalı. Çocuklarının kendisine karşı saygısını kaybettirecek tarzda oyunlar oynamamalıdır. Bir baba her an çocuklarına gel oynayalım dediğinde çocuklarının kendisine karşı saygısı azalır. Vasat yani orta yolu takip etmelidir.

Evde ki zor işlerde hanımına karşı yardımcı olmalı ve Resulullah’ı örnek almalıdır.
Resulullah ev işlerinde hanımlarına yardımcı olurdu. Mutevazi olup sevabı Allah’tan bekleyerek hanımına karşı kendisini üstün görmeyip yardım etmek iyi huylardandır. Mutevazi olanın Allah derecesini yükseltir. Resulullah peygamber olduğu halde evde yardımcı oluyordu.
Peygamber efendimizin hanımı anlattı ki:
„ Resulullah aynı diğer erkekler gibi ev işlerinde yardımcı olurdu. Elbiselerini bazen kendisi yıkar, koyundan süt sağardı“.

Bunu Resulullah mutevaziliğinden ve ümmetine bunun iyi bir şey olduğunu mutevaziliğin iyiliğini göstermek için yapıyordu.
Mutevazi olup eşine evinde yardımcı olanın Allah derecesini yükseltir.
Allah’u Teala bir erkeğe bol nimetler ve rızık verdiyse nafaka haricindede eşine güzel hediyeler versin. Ama hanımını fesada düşürecek şekilde aşırıya kaçmasın. Orta yollu hareket etmelidir.
Çok sıkı elli olmamalı çok aşırı da olmamalı orta yolu takip etmelidir.
Yaptığı ikramın karşılığını Allah’tan bekleyerek yapmalıdır.
Resulullah hanımına ikram etmenin kıymetini belirtmek için mealen şöyle buyurmuştur:
„ Allah rızası çin bir dinar sadaka versen, bir dinar bir köle için versen, bir dinar bir miskin için versen ve bir dinarda ehline nafaka olarak versen. Bil ki bunların içinden en hayırlısı ehline verdiğin nafakadır“.

Erkeklere nasihat:
İyi nimetleri kendiniz yeyip geri kalanları hanımlarınıza vermeyin. Az da olsa hanımınıza öncelik tanımanız güzel ahlaktandır. Hediyeleşiniz ve hanımlarınıza az da olsa hediye veriniz. Buraya kadar saydıklarımız yapılırsa bu eşler arasında güzel geçime sebep olmuş olur.
Resulullah mealen buyurdu ki: „ Mü’minlerin kâmil olanı güzel ahlaklı olanıdır. Sizin en hayırlınız ehline karşı en hayırlı olanınızdır“.
Bunun manası: Hanımına karşı iyi davranan kişi diğer insanlara karşı da iyi davranışlı olur.
„ Hanımlarınıza karşı hayırlı olun“.
Çünkü onlar evinize ve çocuğunuza bakmakta yardımcılarınızdır. Onlar sizin mülkünüz değildir. Onların sizin üzerinizde hakları sizinde onların üzerinde haklarınız vardır.
Hocamız Şeyh Abdullah’a bir kadın gelerek kocasından şikayette bulunup eşinin günlerce eve gelmeyip dışarıda kaldığını bildirdi. Hocamız ona sabah ve akşam namazının farzından sonra şu duayı okumasını tavsiye etti: „ Lâ ilâhe illallahu vehdehu lâ şerikeleh. Lehul mulk velehul hamd yuhyi ve yumit ve huve alâ kulli şey in gadiir“.
Bunu yapan mekruhlardan, eziyetten, sihirden ve şeytanın eziyetinden korunmuş olur. On büyük günahı affolur ve gündüz okuyan akşama kadar akşam okuyan da sabaha kadar şeytanın şerrinden korunur.

Yorum ( 1 ) Yorum yaz!

« Önceki ::
Fikrimuhim.com